Antonio’nun Esareti (Uçma Sanatı Çizgi Romanı’nın İncelemesi)

“Yaşamak bir ortamın çaresiz tutsağı olmaktır.”

Ortega y Gasset

Yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da yaşayanlar, dünyada eşi benzeri görülmemiş büyüklükte iki dünya savaşı ile sarsılan kıtada, tüm temel hak ve özgürlüklerinden, en başlıca kişisel gereksinimlerinden yoksun, ölümün gölgesinde bir ömür geçirdiler. Bu savaşlarda harp yalnızca cephelerde sürmüyordu. Ceset ve yanık insan eti kokan savaş meydanlarında, mevzilerde insani şartlardan tamamen uzakta, korkunç yaşamlar süren askerlerin yanı sıra, cephe gerisindeki şehirlerde ve köylerde yaşayan siviller de her an işgal edilme korkusu ile birlikte ekonomik kıtlığı yaşıyor, düşman askerleri kadar bir de kendi ulusundan olan karaborsacılarla, fırsatçılarla ölüm kalım mücadelesi veriyordu. İki dünya savaşı sırasında doğrudan savaş nedeniyle Avrupa’da toplam can veren insan sayısı 55 milyondur.

Bu felaket döneminin insanları en ilkel fiziki ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorlardı. Bununla birlikte kişi yalnızca bedenden ibaret değildir. Barınmanın, beslenmenin, giyinmenin ve üremenin yanı sıra, insanı insan yapan umutlar, hayaller, idealler, ait olma, sevilme, sevme, kimlik oluşturma, başarma, kendini adama gibi pek çok sosyal ve psikolojik gereksinimler vardır. Savaş bedenleri parçaladığı gibi, ruhları da darmadağın ediyordu. Kişinin dünya üzerindeki varlığı, hayattaki mevcudiyeti tüm bağlarından koparılmış ve bütünüyle anlamsızlaşmıştı. Yaşanılan zorlukların, çekilen acıların, verilen kayıpların mantıklı bir nedenini bulmak ya da göstermek mümkün değildi. Anlamın olmadığı yerde yaşam da manasızlaşıyor, yaşayabilmek için, uğrunda savaşılmasına ya da yaşanmasına değer bir şeylerin yokluğu hissi insanları birbirine yabancılaştırıyor, kişinin kendisini bu dünyada, dönemin ünlü Fransız felsefecisi Sartre’ın söylemiyle “fazladan” (de trop) bir şey haline getiriyordu.

“İnsan dünyaya fırlatılmıştır.”

Martin Heidegger

Bu fazladanlık tecrübesi bir kişiden bir başkasına doğrudan aktarılamadığı için de, Avrupa’nın tüm insanları bu acı deneyimi milyonlarca kez yeni baştan yaşamak ve hayatın anlamsızlığı içerisinde, bir umut, bir mana aramak ve bulur gibi olduğunda onun için savaşmak, sonunda da giriştiği savaşı zorunlu olarak kaybetmek durumunda kaldılar. Kendi isteğinin dışında dünyaya gelmiş ve bu acıların ve anlamsızlığın içine batmış kişidir sıradan bir dönem Avrupalısı.

İşte böyle bir ortamın göbeğinde, sıradan bir İspanyol’un yaşamla mücadelesinde hem fiziksel hem de ruhani gereksinimlerinin altında nasıl ezildiğinin, bulduğu ideallerde birlikte yürüdüğü arkadaşlarının, kendi ideallerine nasıl ihanet ettiklerinin, insanların, ülkelerin, piyasaların birbirlerini nasıl acımasızca yok etmeye giriştiklerinin ve bu ortam içerisinde, bu bireyin nasıl o ortamın tutsağı olduğunun ve sonunda da bu ortamdan kurtulmak için nasıl bir yöntem bulduğunun öyküsüdür Uçma Sanatı.

“İnsan özgürlüğe mahkumdur.”

Jean P. Sartre

Romanın kahramanı Antonio, romanın en başından beri bir konuya odaklıdır: özgürlük. Köyde başlayan yaşamında, ailesi özellikle de babası onun iradesi üzerinde mutlak bir hegemonya kurmuş ve Antonio’nun tüm özgürlüğünü elinden almıştır. Pazar ekonomisi ilişkilerinin köye sızmasıyla birlikte, toprak yalnızca

aileye üretim yapan bir üretim aracı olmaktan çıkarak, pazar için üretim yapan bir enstrümana evrilmiştir. Bu durum da, toprağın mülkiyetine ilişkin ciddi sorunları doğurmuş, köylüler birbirlerinin topraklarına tecavüzlere yeltenince, sınır taşları bile olmaksızın, özgürce serili topraklara, her bir kişinin mülkiyetinin koruyucusu olarak yüksek duvarlar çekilmiş ve köy bir anda çıkışı olmayan bir labirente dönüşmüştür. Adı TaşÇiçek olan bu köy, edebi anlamda, köyün taş olma ve çiçek olma potansiyelini aynı anda taşıdığını gösterir. Antonio’nun çocukluğunda bu potansiyellerden taşın galip geldiğini ve köyün bir taş duvar çöplüğüne döndüğünü görürüz. Antonio bu ortamda kendi özgürlüğünü yaşamaya, kendisini özgür kılmaya uğraşır. Hayaller kurar, kendisine bir düş ortağı bulur fakat tüm hayalleri yıkılır, düş ortağı ise, ortak düşlerinin peşinde koşarken daha çocuk yaşında ölür. Antonio daha on yaşına gelmeden köyden kurtulup, “uçabilmek” için şehre, dayısının yanına kaçar. Birkaç aylık berbat bir deneyimden sonra, dayısının işi kapatması sonucu yeniden baskıcı babasının evine, taş duvarlarla örülü köyüne döner.

Antonio özgürlüğüne kavuşmak için çabalamakta, elinden geleni yapmakta fakat otoritenin, baskıcılığın cehenneminden ruhunu bir türlü kurtaramamaktadır. O cehennemin nedenini tüm kitap boyunca türlü kereler, farklı şehirlerde, farklı cephelerde ve farklı ülkelerde yeniden yeniden deneyimleyecektir Antonio. Ve sonunda da o cehennemin kaynağını ve nedenini anlayacaktır: başkaları.

“Cehennem başkalarıdır.”

Jean P. Sartre

Romanın başından sonuna değin, Antonio’nun kendi özgür iradesini yaşama geçirmeye çalışmasını ve bağımsızlık için elinden geleni yapmasını okuruz. Fakat Antonio yaşamının hiçbir devresinde bunu başaramaz. Köyden kaçtığında, şehirde çalışmaya başladığında, milislere katılıp savaşa gittiğinde, esir kampına düştüğünde, kaçakçılık ve karaborsacılık yaptığında, şirket kurduğunda, evliliğinde ve hatta sonunda gittiği huzurevinde bile Antonio hep başkalarının kendisini savurduğu cehennemde yaşamak zorunda kalmış, başkalarınca özgür iradesi hep bastırılmıştır.

Özgür iradesini yaşama geçirebilmek için, Antonio başkaları ile mücadele etmesi gerektiğinin farkına erken yaşlarda varmıştı. Fakat bu mücadeleyi gerçekleştirebilmesi için, kendisine seçim yapmak üzere (özgür iradenin kökeninde sürekli olarak seçim yapmak vardır) bir takım değerler, ilkeler ve idealler belirlemeliydi. Antonio bunu yapmış ve bu uğurda canını ortaya koyarak cephede bile savaşmış, başka ülkelerde kaçak olmayı göze almıştır. Bu uğurda değer, ilke ve ideal ortakları, yoldaşları edinmiştir. Bununla birlikte roman boyunca Antonio’nun yoldaşları onu ya ölerek, ya değerlerine ihanet ederek, ya da bizzat Antonio’ya ihanet ederek onun kendi değer yargılarını hiçleştirmişlerdir. Uçmak isteyen Antonio’nun tutamak noktalarını ortadan kaldıranlar hep bu başkaları olmuştur. Antonio da sonunda tutamaksız kalmış ve kendi değer yargılarının aksine işlerde de bulunmuş fakat sonunda yine dönüp dolanıp, başka bir tutamak bulamadığı için eski değer yargılarına sığınmış, bir yandan da yaşamının boşa geçmiş bir hayaller ve değerler ürünü olmaması için buna gayret etmiştir. Antonio, bir türlü anlam veremediği ve manasız bulduğu yaşam mücadelesinde bir tek şeyin peşini hiç bırakmamış ve hep ona özenmiştir: özgürlük yani uçma sanatı. Ve doksan yılın sonunda, onu nerede bulacağını anlamıştır: başkalarının olmadığı bir yerde.

“Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar.”

 Albert Camus

İntiharın, kişinin başarısız yaşamından bir kaçış olduğuna dair yaygın bir görüş vardır. Bununla birlikte intiharın tarihi bize çok daha farklı şeyler söylemektedir. İntihar bir kaçış yolu olarak kullanıldığı gibi, onur, inanç, isyan araçları olarak da sıkça kullanılmıştır ve kullanılacaktır. Bununla birlikte intiharın az bulunan ve hem en basit hem de en karmaşık güdülenmelerinden birisi felsefi olanıdır. Bu güdülenmeye göre kişinin yeryüzündeki yaşamının acı ya da zevk dolu olması, mutlulukla ya da mutsuzlukla geçmesi, sıradan ya da olağanüstü bir hayat olması önemsizdir. Felsefi intihar kararında önemli olan kişinin kendi felsefi ve inançsal varsayımlarına göre dünyanın anlamlı olup olmaması ve bu anlamlı ya da anlamsız bulunan dünyada yaşamanın felsefi olarak yaşamaya değer bulunup bulunmamasıdır.

Antonio’nun bir tanrı inancı yoktur, bu nedenle yaşam onun için yeryüzünden ibarettir ve bir öte dünya yoktur. Bu onun inançsal varsayımıdır. Antonio’nun felsefi varsayımı ise, mutlak özgürlüktür. Buna göre Antonio için ulaşılması gereken yer mutlak özgürlüktür ve bu özgürlüğün vaat edildiği bir öte dünya algısına da sahip değildir. Bu yüzden onun özgürlüğü elde etmesi gereken yer bu dünyadır. Antonio da tüm yaşamı boyunca bu idealin peşinden koşar, zaman zaman para için bu idealinden şaşar gibi olur ve bunu fark ettiği anlar derhal o işini bırakarak kendisini yeniden mutlak özgürlük idealine verir. Fakat çevresindeki tüm toplumsal edimler ve başkaları yüzünden bir türlü bu mutlak özgürlük düşüncesini gerçekleştiremez. Birlikte yola çıktığı arkadaşları bile bu uğurda ya ölürler ya da düşüncelerinden vazgeçerek, tam da karşısında durdukları anti-ideallerine kapılırlar. Antonio’nun bu dünyada cehennem hayatı yaşamasının bu anlamdaki tek nedeni başkalarıdır. Her şey özgürlüğün karşısındadır.

“Özgürlük kişiye şahdamarı uzaklığındadır.”

Seneca

Antonio bir korkak değildi. Yaşamı boyunca idealini gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı ve sonunda da ihtiyar, elden ayaktan düşmüş bir 90’lık idealist olarak kendi felsefesi için gerekli olan şeyi düşünüp taşındı, buldu ve tasarladı. Toplumun ve başkalarının baskısını, kendi bedeni ve zihni üzerindeki otoriterliğini yok etmek, toplumun edilgen bir dişlisi olmak yerine, tüm kararlarını ve sorumluluklarını yalnızca kendisinin belirleyeceği bir birey olmak için, özgür olmak için, uçma sanatına erişmek için geriye kalan tek seçeneğe yöneldi. Antonio’nun yaşamının son eylemi bir kaçış değil, meydan okuyuşların en yükseği, en üst mertebesiydi. O özgür ve birey olabilmek için, bir kişinin altından kalkabileceği en zor işe girişti. Bir anlık bir kurtuluş çabasıyla, refleksle yapılmış, daha işlendiği an pişman olunmuş bir eylem değildi onun girişimi. Tamamıyla düşünülmüş, planlanmış, uygulaması güç olan, emek ve adanmışlık isteyen bir eylemdi. Antonio özgür bireyliğini kurmak için, kendisini yok etmeyi seçti ve kendisini uçma sanatının kollarına bıraktı. Mutsuz bir yaşam geçirdi ama mutlu öldü.

Reklamlar

Son Kitabım Genç Mustafa Uluslararası Çizgi Roman Festivali’nde

Etiketler

, , , , , ,

Son kitabım Genç Mustafa, İstanbulles Uluslararası Çizgi Roman Festivali’nde sergilenecek. Festival Müdürü Didier Pasamonik ile Sergi Küratörü Sabine Buchmann’a teşekkür ederim. Serginin açılış kokteyli 24 Mayıs 2012 tarihinde İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Yoksa Tenten Irkçı mı?

Etiketler

, , , , , , ,

Çizgi romanla ancak Milliyet gazetesi 1989’da hafta sonlarında Tenten çizgi romanlarını dağıtmaya başlayınca tanıştım ve her macerasında dünyanın farklı bölgelerine giden Tenten’i daha ilk macerasını okur okumaz çok sevdim, ondan çok şey öğrendim. Gazap Üzümleri’nin, Suç ve Ceza’nın, Vahşetin Çağrısı’nın karanlık havası yerine, pozitif, aydınlık, mutlu bir dünya vardı Tenten’de. Bu yüzden benim için bu Belçikalı çizgi roman kahramanı, kitap sayfaları bağlamında ruhun derin karanlıklarından, yeryüzünün görünen ve aydınlık yerlerine bir geçiş oldu. Çocuk dimağım için edebiyatı bir çöküş, bir hayal kırıklıkları trajedisi olmaktan çıkaran Tenten’in, elbette edebi yönü kuvvetli değildi. Fakat o zamana değin okuduğum kitapların aksine yaşama ilişkin bir merak, bir varolma isteği uyandırmıştı bende. Ve en önemlisi, Tenten, dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanların bulunduğunu gösteriyordu. Coğrafya değiştikçe, “öteki”ler ortaya çıkıyordu. Ve Tenten’in benim o çocuk bilinçaltımda uyandırdığı şey, Tenten’in ve onun yaşadığı ülkenin insanlarının üstün, dolaştığı Bolivya, Çin, Arabistan, Kongo ve Tibet gibi ülkelerin insanlarının aşağı olduğuydu.

Irkçılık, fiziksel görünüş farklılıklarının, insanlar arasında üstünlük ve aşağılık belirten bir hiyerarşi yarattığına dair geliştirilmiş bir inancın adıdır. Üstünler ve aşağılar arasındaki hiyerarşiyi fiziksel görünüşün belirlemesi teorisi, kaderci ve durağan bir bakış açısına işaret eder. Zira eğer fiziksel görünüş herşeyi belirliyorsa ve bu görünüş de, genetik aracılığıyla üretiliyorsa, insanlar arasındaki hiyerarşinin hiçbir kültürel enstrümanla ya da çalışmayla değiştirilemez ve alt edilemez. Böyle bir toplumsal düzende, değişmeyen efendiler ve köleler vardır ve kölelerin de asla bir isyan aracılığıyla  kendi alt konumlarından kurtulmaları mümkün değildir, zira herşey genetikte saklıdır ve genler de değiştirilememektedir. Bize bu teori bugün hiç anlamlı gelmese de, neredeyse bütün bir 19’uncu yüzyılın bu düşünce ile dolu olduğunu ve bu görüşün en çok da bilim adamları tarafından savunulduğunu hatırlamamız gerekir. Daha acı olanı ise, II. Dünya Savaşı sırasında, yani günümüzden yalnızca 65 yıl önce bu düşünce yüzünden tam 55 milyon insanın can vermesi ve tüm Avrupa’nın yerle bir olmasıdır.

Bütün Avrupa o yıllarda ırkçılık teorisi ile sarsılırken ve arı ırk oluşturabilmek için, bazı ırkların, bazı ırkları dev fırınlarda yakıldığına şahit olurken, bu durumun edebiyat ve çizgi roman dünyasında da pek çok izdüşümü gerçekleşti. Belçikalı bir çizgi romancı olan Georges Rémi’nin yarattığı ve Herge ismiyle imzaladığı Tenten (Tintin) karakterinin de özellikle ilk defa 1930-1931 arasında Belçika’nın Le Vingtième Siècle gazetesinde yayınlanan Tenten Kongo’da adlı çalışmada ırkçı düşünceyi lanse ettiği çeşitli kereler dile getirildi ve bu kitap sonunda birkaç yıl önce mahkemelik oldu. Kongo 1930’larda Belçika’nın bir sömürgesiydi ve Belçikalılar Kongolulara karşı ciddi bir ırkçı tutum sergiliyorlardı. Kongo’da yaşayan Belçikalılar, ülkenin neredeyse hiçbir kaynağını yerli halkla paylaşmadıkları gibi, sosyal yaşamda da, onlara pek çok yasaklar getirmişlerdi. Beyazlarla siyahlar arasında fiziksel görünüşe dayalı olarak kurulmuş hiyerarşide, beyazlar kesin bir şekilde “efendi”, siyahlar ise “ikinci sınıflar”dı. Tenten Kongo’da çalışması da, aslında mevcut bu durumu belirli şekillerde kağıda geçirmekten başka bir şey yapmıyordu. Herge’nin sistemli bir ırkçı tutumu söz konusu değildi fakat bugünden bakıldığında Tenten Kongo’da çizgi romanını ırkçı temayüller içeren bir kitap olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Bugün okuduğumuz Tenten Kongo’da çizgi romanı ile 1930’da çizilen kitap aynı kitap değildir. 1930’da çizilen kitap siyah beyazdı ve çizim tekniği oldukça gerideydi. Öykünün anlatılış biçiminde de bugünkü versiyona göre çeşitli farklar vardı. 1946’da yeniden çizilen ve 1975’te bu yeniden çizime de çeşitli düzeltmeler yapılan kitap, böylece son halini aldı. 1930’un kitabında siyah Kongolular, Belçikalı beyaz Tenten’e “Master” yani “Efendim” diye seslenirlerken, modern versiyonda bu sözcük “Mister” yani “Bayım” halini almıştır.

“Efendim” sözcüğü hiyerarşik bir duruma gönderme yaparken, “Bayım” sözcüğü bir nezaket kelimesidir. Dolayısıyla ilk hitabet ırkçı bir pozisyona denk gelirken, ikinci hitabette böyle bir durum yoktur.

Yine kitabın ilk versiyonunda, küçük Afrikalı çocuk Tenten’le ilk tanıştığında ona “Efendim” diye seslenirken, Tenten’in köpeği, Afrikalı çocuk için “He doesn’t look very bright!” (“Pek de akıllı görünmüyor!” diyerek Afrikalılara karşı mevcut olan Avrupalı düşüncesini açığa vurmuştur. Bu konuşma balonu da Tenten Kongo’da’nın modern versiyonunda kaldırılmıştır.

Bir başka sayfada ise, Tenten hatalı araba kullandığı için tren yolunda kalır ve tren de Tenten’e çarpmamak için ani bir fren yaparak devrilir.  Tenten, devrilen trenden dışarı çıkan Kongolulardan özür dileyeceği yerde onlara “Be quiet!… We’ll mend your rotten little engine for you!” (Sessiz olun! Berbat küçük motorunuzu sizin için onaracağız!” der ve köpeği de onu “Yes, rotten little thing” (Evet, berbat küçük şey) diyerek onaylar.

Hemen altındaki karede Tenten kazazede Kongolulara “Come on, to work!” (Hadi bakalım, çalışın!” diye emir vererek, beyaz adamın, siyah adam karşısındaki emir veren konumunu ortaya koyar. Kongoluların buna verdiği karşılık ise “Me tired!” (Ben yorgunum) dur. Yani Kongolu başına ne gelirse gelsin çalışmayacak bir tembel olarak resmedilmektedir.

“Aren’t you ashamed to let a dog do all the work?” (Tüm işi bir köpeğe yaptırmaya utanmıyor musunuz?) diyerek emir yağdırmayı sürdüren Tenten’e kendi köpeği “Come on you lazy bunch, get working…” (Hadi bakalım sizi tembel güruhu, işe koyulun) diyerek destek verir. Tenten eliyle devrilen lokomotifi göstermekte fakat kendisi işin ucundan tutmamakta ve yalnızca emir vermektedir. Tutumu “efendi” beyaz adam ile “köle” siyah adam anlayışına denk gelmektedir. Ardından da Kongolular lokomotifi zorlanarak kaldırmaya çalışırlarken Tenten iki elini beline koyarak “Are you going to work, eh?” (İşe koyulacak mısınız, ha?) diyerek ırkçı söylemi neticelendirir. Tenten’in çizdiği beyaz adam portresinde, beyaz adamın suçu olmasına karşın, yaralanmış Kongolular hiçbir özür duymadıkları gibi aşağılanmışlar, çalıştırılmışlar ve yardım görmemişlerdir. Burada deri renginden doğan bir ırkçı anlayışın izleri bulunmaktadır.

Bir başka karede ise, Kongolu büyücü kendi halkından “stupid people” (aptal halk) olarak söz etmektedir. Başka karelerde ise yerli halk Tenten’in kendisine ve daha sonra da Tenten’in ve köpeğinin heykellerini yaparak onlara tapmaktadırlar. Burada Afrikalıların Avrupalılara tapması gerektiği fikri kendisini göstermekte ve yine iki ırk arasında ciddi bir hiyerarşi ortaya konulmaktadır. Bu tapınma karelerinden birisinde, Tenten kendisine tapanlara yine yukardan bakan bir şekilde “Enough, enough” (Yeter, yeter) derken, köpeği de aynı Kongolulara “What about me?…” (Ya bana?…) diyerek, Afrikalıların kendisine de tapması gerektiğini dile getirmektedir. Bu düşünüşe göre bir beyazın köpeği, siyah bir insandan üstündür ve siyah insanın, beyaz insanın köpeğine bile tapması gerekmektedir. Nitekim aynı çizgi romanın daha sonraki sayfalarından birinde Tenten’in köpeğinin bu isteği de gerçekleşir ve siyah Kongolular, beyaz bir Belçikalının köpeğine taç takarak onu kralları ilan ederler ve ona her konuda boyun eğerler.

Tenten’in köpeği ise tacı başına takar ve siyah Kongolulara “Approach, my loyal subject!” (Yaklaş benim sadık kulum!) deme hakkını kendisinde görür. Buradaki örtülü düşünce, bir Kongolu’nun, bir beyazın köpeğinin bile ancak kulu olabileceğidir.

Tenten Kongo’da adlı çizgi romanın içeriğindeki bu söylemler nedeniyle, Belçika’da yaşayan Kongolu Bienvenu Mbutu, Tenten Kongo’da” macerasında siyahlara hakaret eden bölümlerin çıkarılmadan yayımlanmasına yasak getirilmesini isteyerek mahkemeye başvurdu. Çizgi romanda Tenten’in yanında çalıştırdığı siyahın “aptal ve niteliksiz” biri olarak gösterildiğini belirten Mbutu, beyazları yücelten kitabın siyahları “evrim geçirmemiş” insanlar olarak tasvir ettiğini söyledi. Bunun üzerine Belçika mahkemesi uzman görüşü istedi. Hukuk danışmanı, kitabın ırkçı olmadığını söyleyerek mahkemenin bu yönde karar almasını önerdi. Ve Herge’nin çizgi romanı ırkçılık suçlamasından aklandı. İsveç’te de aynı tarihlerde Kongo kökenli bir İsveç vatandaşı olan Jean Dadou Monya’nın Tenten Kongo’da adlı kitabı hakkında İsveç’te suç duyurusunda bulunmuş  ancak İsveçli savcı şikayete olumsuz yanıt vermiş ve mahkeme açılmasına gerek olmadığına hükmetmişti..Çizgi romanın İngilizce baskısında ise, mahkeme kararıyla içeriğinde hakaret unsurları bulunduğu uyarısı yer alıyor. Çizgi romanın yasaklanması için daha önce Fransa’da başlatılan girişim de başarısız olmuştu. Bununla birlikte hatırlatmak gerekir ki, Tenten Kongo’da çizgi romanında dönemin önyargılarını yansıtan Herge, yıllar sonra “gençlik günahım” dediği eseri için özür dilemişti. Gerçekten de Herge, bu çizgi romanın ilk versiyonundaki pek çok ırkçı görüngüyü daha sonra kaldırmış veya revize etmiştir. Bununla birlikte çizgi romandaki ırkçı hava, son halinde bile hala kitabın içine sinmiş durumdadır.

Ada

Etiketler

, , , , ,

“On altıncı yüzyılda, ressamın biri ne zaman bir dünya haritası çizecek olsa, karısı hemen ‘Sevgilim şuracığa bir ada koyuver, yalnız benim olsun!’ dermiş. Ressam da bu isteği uysallıkla yerine getirirmiş. Bu tür adalar o günün haritalarından hiç eksik olmazmış. Sözgelişi, İngiliz donanmasının 1588’de İspanyolların Yenilmez Armada’sını bozguna uğratmasından sonra, bu utkuda büyük payı bulunan ünlü İngiliz amirali Sir Francis Drake, İspanya’dan İngiltere’ye dönüşü sırasında, İspanyollardan ele geçirdiği bir haritayı incelerken, haritadaki bir adadan gemilerine içme suyu almayı düşünmüş, gemisinde tutsak bulunan bir İspanyol denizcisine bu adayla ilgili sorular sormaya başlamış. İspanyol gülümseyerek, ‘O adayı bulabileceğinizi hiç sanmam. Sinyoranın hatrı için konmuştur haritaya’ karşılığını vermiş. Koca bir donanmayı dize getiren Drake, sinyoranın hatrına yenik düşmüş böylece.”

Akşit Göktürk, (1997) Ada, YKY, İstanbul, sf.9

Ada kavramı üzerine ilk ne zaman düşündüm anımsayamıyorum. İlkokula gittiğim yılların birinde, yazlardan bir yaz, Heybeliada’da bir hafta geçirmiştim. Aklımda yazlık bir sinema ile sokaklarda yiyecek satan el arabaları ile yürüyen kalabalığın şehre oranla fazla olması kalmış. Ada o zamanlar benim için yalnızca gemiyle ulaşılan bir İstanbul ilçesiydi sanırım. Denizin diğer kara parçalarıyla bağlantısını kestiği bir coğrafya tahayyül etmek için zannediyorum ortaokul yıllarını bekledim.

Ada kavramının popüler edebiyattaki en kuvvetli izdüşümü olan Robinson Crusoe beni de o yıllarda ada kavramı üzerine düşündürmüştü. Akşit Göktürk’ün o akıcı çevirisinden okuduğum iki ciltlik Robinson Crusoe öyküsü adaya yönelik bir yergiyle başlıyor fakat sonradan, kurtulan Robinson’un adaya duyduğu özlemle kapanıyordu. Yine de verilen duygu adanın mahrum eden, kısıtlayan, tecrit eden yönlerine ilişkindi. Bununla birlikte kitap bende ada kavramına ilşkin olumlu izlenimler doğurdu. En büyük çocukluk hayalim, ıssız bir adada yaşamak, her şeyi, her yeri kendime göre dekore etmek, yeni bir dünya kurmak oldu.

İlerleyen yıllarda, adaların birer tecrit değil, fakat izolasyon yeri olduğunu düşünmeye başladım. Coğrafi kopukluk, düşünsel ve yaşamsal kopukluğu da beraberinde getiriyordu. Adalar, bilginin, kaygıların ve güncelliğin diğer kara parçalarına ulaştığı sıklıkta ve kuvvette ulaşamadığı yerlerdi. Fakat bu yavaşlık bir zorunluluktan çok, Ada’da yaşayanların tercihi gibi de görünüyordu. Entegre olmak isteyenler Ada’lardan anakaralara taşınırken, izole olmak isteyenler de Ada’ları tercih ediyorlardı.

Dış dünyaya kapanmayı ve yeni bir iç dünya yaratmayı simgelediği için, Adalar her zaman romantik çiftlerin düşlerini süsler. Yaşamı yalnızca iki insanın dünyası haline getirmek isteyen romantik aşk için, dış dünyadan yalıtılmış iki kişilik dünya için Ada bulunmaz bir enstrümandır. Maldivlerin, Bahamaların, Hawai’nin bu kadar popüler balayı yöreleri olmaları eşsiz doğaları kadar, birer ada olmalarından kaynaklanmaktadır. Balayı çifti artık dünyayla irtibatını kesmiştir, dış dünya onlara erişemeyecektir. Sartre’ın ünlü deyişi “cehennem başkalarıdır” bağlamında, Ada başkalarından soyutlanmıştır ve yalnızca balayı çiftlerine hizmet edecek hizmetkarlarla doldurulmuştur.

Ada kavramını, siyasi romantikler de bolca kullandı. Teknolojide en üst düzeye çıkıp, sonunda sulara gömülen Atlantis efsanesinden tutun da Tommasa Campanella’nın Güneş Ülkesi’nden, Thomas More’un Ütopya’sına kadar pek çok siyaset  bilimci ideal yeryüzü cennetini tasarlarken Ada’lardan yola çıktılar ve ideal dünyayı bir ada olarak tasavvur ettiler.

Yeni bir dünya kurmak için, önce eskisini yıkmak ya da onunla olan bağlantıları kesmek gerekir. Bu nedenle yeni bir dünya arzu edenler terörist eylemlere girişmeyeceklerse, yollarına Ada’lar üzerinden ulaşmayı tercih etmişlerdir. Yazarların, ressamların, akademisyenlerin en iyi üretimlerini Ada’larda vermeleri tesadüf değildir.

Ben de 2007 yılında, benzer nedenlerle bir Ada evine sahip olmak istedim. Bozcaada’ya hiç gitmemiştim. Fakat bu ada üzerine çok fazla övgü dinlemiştim. İnternetten baktığım fotoğraflardaki taş evlere hayran oluyor, kafamda bohem bir Ada, durmuş bir zaman yaratıyordum. Görmediğim bir ada üzerine bilgi topluyor, emlakçılarıyla telefonda görüşüyordum. Bozcaada’da taştan bir bağevi yaptırmayı tasarlıyordum. Fotoğraftaki bu sayfayı, Osmanlı’da Bir Irkçı: Abdullah Cevdet isimli tezim için okumalar yaptığım Boğaziçi Üniversitesi Abdullah Kuran Kütüphanesinde yazmışım. Görünen o ki o tez telaşında Bozcaada üzerine okumayı ihmal etmemişim. Haluk Şahin’in Bozcaada Kitabı’nı da kütüphanede bulamayınca satın almak zorunda kalmıştım.

Aynı yıl, Büyükada’nın İstanbul’a yakınlığı sonunda beni cezbetti ve Bozcaada yerine Büyükada’dan bir ev satın aldım. Bir süre sonra da Bozcaada’yı unuttum. Meğerse Bozcaada’yı görebilmem için dört yıl daha geçmesi gerekiyormuş…

Genç Mustafa Kitabım Üzerine Mahkemede Sunduğum Savunmam

Etiketler

, , , , ,

KARTAL 2. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ SAYIN HAKİMLİĞİ’NE

DOSYA NO                 : 2011/ 593  Esas

SANIK                         : Yalın ALPAY

VEKİLİ                         : Av. Kemal LEVENT, Av. Ersan BARKIN

KONU                         : Esas hakkındaki savunmalarım ve beyanlarımı içerir dilekçedir.

AÇIKLAMALAR           :

 “Adalar C.Başsavcılığının 11.04.2011 gün 2011/197 soruşturma, 125 esas, 46 nolu iddianamesinde sanıklara “Genç Mustafa” isimli eserde elleri bağlı olarak darpedildiği, burnundan kanlar akarak yere düştüğü, sopa ile darp edildiği şeklinde gösterilerek Ben Ali Fuat isimli bölümde içki düşkünü; Ben Zülüflü İsmail Paşa bölümünde, Zülüflü’nün düşüncesi ile hain olarak tanımlanmak suretiyle aciz gösterilip, hakaret edildiği bahsi ile 5816 Sayılı Yasanın 1/1, 2/1, TCK 53/1 maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istemi ile kamu davası açılmıştır.”

1-      Hayatım boyunca yasalara uyan birisi oldum. Toplum için asla bir tehdit oluşturmadım ve elimden geldiği kadar yaşadığım topluma faydalı olmaya çalıştım. Genç Mustafa’yı yazarken de, bir tarihçi perspektifiyle bilimsel kaynakları kullanarak ülkemizin kurucusu Atatürk’ün gençlik yıllarına ışık tutmak istedim. Amacım geniş kitlelerce Atamızın daha çok tanınmasıydı. Bu nedenle kitabımın arka kapağında da belirttiğim gibi Atamızın tüm yaşamını çizgi roman biçimine uyarlayarak kolay okunacak bir hale çevirmekti.

2-      Kitap bir çizgi roman olmasına karşın, bilimsel kaynakların dışına asla çıkmadım. Kitapta ne yazdıysam, mutlaka daha önceki bilimsel yapıtlara atıfta bulunarak yazılmıştır. Hangi bilgileri, hangi kitapların kaçıncı sayfalarından aldığımı göstermek için de dipnotlu bir makale kaleme aldım. Söz konusu makaleyi kişisel intternet blog’umdan da yayınladım. (www.yalinalpay.wordpress.com/2011/05/17ataturk-1905-yilinda-iskence-mi-gordu/) (EK:1 yararlandığım kaynaklar)

3-      Ben kesinlikle ve kesinlikle Türkiyemizin kurucusu Atatürk’e hakarette bulunacak hiçbir eylem veya girişimde bulunmadım, bulunmam da. Böyle bir girişimde bulunmamamın nedeni Atatürk’ü koruyan yasaların varlığından korkmak değil, Atatürk’e duyduğum büyük hayranlık, büyük sevgi ve büyük saygıdan ileri gelmektedir. Bugünkü modern yaşam standartlarımızı borçlu olduğumuz ulusal liderimiz, dünyanın son birkaç yüzyılda yetiştirmiş olduğu en yetenekli ve en başarılı liderdir. Atatürk’ün yaşamı doğumundan itibaren hiç de kolay olmayan bir yaşamdı. Ulusal liderimiz tüm hayatı boyunca mücadele etmek zorunda kaldı. Fakat yaşadığı bu zorluklar O’nu asla yıldırmadı. Başına ne gelirse gelsin, neyle suçlanırsa suçlansın, Atatürk bildiği doğrulardan asla sapmamıştır ve sonunda daha henüz 42 yaşındayken Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

4-      Genç Mustafa kitabım, Atatürk’ün ilk gençliğinde yaşadığı zorlukları ve O’nun bunların üstesinden gelişini anlatıyor. Bu nedenle Genç Mustafa iddia edildiği gibi Atamızı küçük düşüren bir çalışma değil, aksine bir kahramanın ilk gençlik yıllarından itibaren gerçekleştirdiği kahramanlıkları sunan bir yapıttır.

5-      Atatürk’ün gençlik yıllarında sorgulanması sırasında şiddet görmesi konusu yalnızca benim kitabımda değil, Atatürk üzerine yazılmış en iyi biyografi sayılan Lord Kinross’un kitabında bile geçmektedir. [Kinross, L. (1967) Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander, İstanbul, sf.47] Atatürk bir askerdi. Savaşlarda yaralandı, atından düşüp kaburgalarını kırdı, Çanakkale Savaşı’nda göğsünde taşıdığı saati onu bize bağışladı. Atatürk’ün fiziksel olarak zarara uğrayabiliyor olması, O’na bir hakaret değildir. Kahramanlar fiziksel olarak değil, zihinsel ve iradesel olarak zarar verilemeyen kişilerdir. Atatürk de tam böyle bir kahramandı. Kitabımda Atatürk’ün bu kahramanlığını vurgulamak için de, şiddet gördüğü sayfada onun ağzından şöyle yazmıştım:

“Bu bir mücadele… Ve bu mücadelede önemli olan burnumun bir kez olsun bile kanamamış olması değil. Önemli olan; burnumun kanamasını elimin tersiyle silip, mücadeleye son hızla devam etmem… BENİ HİÇBİR ŞEY DURDURAMAZ.” [Genç Mustafa, sayfa 112]

6-      Genç Mustafa’da anlatılan Mustafa Kemal, hiçbir zorluktan yılmayan, sorgulansa da, sorgulanma sırasında şiddet görse de hedefinden şaşmayan bir kahramandır. Doğru olan da zaten budur. İçki içmek yasalarımız gereğince bir suç değildir. İçki içmek de küçük düşürücü bir durum değildir. Zira devletimizin Cumhuriyet Balolarından tutun da, çeşitli resepsiyonlara kadar verdiği davetlerde de içki ikramları yapılmış, tüm devlet adamlarımız, siyasi liderlerimiz de bu içkilerden içmişlerdir. Ömer Hayyam gibi içkiye ve şaraba yüzlerce şiir yazan büyük şairlerimiz vardır. Genç Mustafa’da Atatürk içki düşkünü birisi değildir. Sosyalleşmek için dışarı çıktığında arkadaşları ya da komutanlarıyla içki içtiği görülmektedir. Bu konuda Kurtuluş Savaşımızda Maraş ve Antep bölgesindeki milli kuvveti kurmakla görevli olan ve 1920-1938 yılları arasında Antep milletvekilliği yapan Kılıç Ali’nin (asıl adı Süleyman Asaf Emrullah’tır.) anıları bize ilginç bilgiler vermektedir. Kılıç Ali’nin 1955 yılında yayınlanan Atatürk’ün Hususiyetleri adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

“Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti. Atatürk merak etti. Kitabı getirtti. Bir gece sofrada geç vakte kadar tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong, Atatürk’ün herkesçe malûm içkisinden bahsediyor ve bunlara garazkârâne mütalâalarını da ilave ediyordu. Fakat bunları sayıp dökerken de, memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak arslan gibi kükrediğıni de belirtip yazmayı ihmal etmiyordu. Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra; ‘Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!’ diye latife etmişlerdi”.

7-      Yani Atatürk’ün içki içtiğini yazmak, eğer bir hakaret suçu ise, bu suçu benden önce yüzlerce yazar işlemişlerdi. Daha da önemli olan ise, Atatürk’ün bizzat kendisinin bu durumu kesinlikle bir hakaret olarak algılamamasıdır. Benim de kesinlikle ve kesinlikle Atatürk’ü içki düşkünü olarak göstermek gibi bir amacım da, böyle bir eylemim de yoktur. Kitabımdan da böyle bir anlam çıkmamaktadır.

8-      Mustafa Kemal’e sorgu sırasında şiddet uygulayan Paşa’nın ağzından Mustafa Kemal’e “Hain” denmesi konusu kesinlikle Atatürk’e yazar tarafından yapılmış bir hakaret değildir. Olayların oluşu sırasında şiddet uygulayan kişinin söylediği sözlerdir. Üstelik Paşa’nın sorgulama sırasında söylediği bu sözleri ben Kültür Bakanlığı Yayınları’nın 1981’de yayınlamış olduğu Altın Saçlı Kahraman adlı Atatürk biyografisi kitabının 38’inci sayfasından aldım. Ayhan Başoğlu tarafından kaleme alınan bu kitapta Paşa sorgu sırasında bu Mustafa Kemal’e aynen şöyle demektedir:

“Seni Hain Seni. Padişahımız Efendimize suikast hazırlığı ha! Hadi herşeyi anlat, yoksa fena yaparım.”

9-     Dolayısıyla eserimin bir bütün olarak incelenmesi gerekirken; incelenmeden ve yine Atatürk’ü yücelten kareleri, eserimdeki amacımın tamamen dışına çıkararak ağır beyanlarla ve eserde ne vurgulandığımı değerlendirilmeden, suçmuş, hakaretmiş gibi göstererek, aslında kendileri üzerime atılı suçu işledikleri kanaatindeyim. Özetle kitabım Atatürk’e ilişkin hiçbir şekilde, hiçbir hakaret içermemektedir. Eserimi bu amaçla kesinlikle ve kesinlikle oluşturmadım. Aksine eserimdeki amaç Atatürkçü düşünceye hizmet etmek, Atatürk ve Atatürkçü düşüncenin daha çok kişi tarafından bilinmesine katkıda bulunabilmektir.

 

SONUÇ VE İSTEM     : Yukarıda arz ve izah ettiğim sebepler ve Sayın Makamınız tarafından resen gözetilecek hususlar çerçevesinde BERAATİME karar verilmesini Sayın Makamınızdan talep ediyorum. 18.07.2011

      Yalın ALPAY

Woody Allen: ABD’den Avrupa’ya

Etiketler

, , ,

Düşün tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Kant, ömrü boyunca doğmuş olduğu Konisberg kasabasından hiç ayrılmadı ve tüm dünyayı bu minik yerden anlamlandırdı. Her gün uyandığından itibaren aynı saatlerde aynı şeyleri yapan Kant, yaşamı bir alışkanlıklar manzumesi gibi sürdürmesine karşın, felsefedeki pek çok ön yargıyı yıktı ve pek çok düşünsel alışkanlığı bozdu. Bu sıradışı yetenek, uğraştığı meselelerle dönüp dolaşıp yeniden ve yeniden hesaplaştı. Ve Konigsberg, yirminci yüzyıla değin, Kant gibi, uğraştığı alanda bambaşka bir kulvar açan ve kendisinden sonrakileri bu kadar etkileyen bir başka düşünce adamı çıkaramadı. Yirminci yüzyılın Konigsberg’lisi, Kant’ın aksine Konigsberg’de doğmadı fakat bu kasabayı soyadında taşıdı. Allen Stewart Konigsberg. Bununla birlikte biz onu bugün bu ismiyle değil, sonradan edindiği sahne adıyla tanıyoruz: Woody Allen.

New York’ta doğan Woody Allen, uzun yıllar boyunca doğduğu şehri önce ABD’ye, ardından da tüm dünyaya aktaran bir yönetmen olarak çalıştı. Hayat ile ilgili meseleleri birkaç taneydi fakat derinlerdi. Kentli, Yahudi, entelektüel, zeki fakat çirkin bir erkeğin gözünden varoluş, seks, ikili ilişkiler, güzel kadın ile zeki erkek ilişkisi, aşkların yükseliş ve iniş aşamaları, entelektüel zihnin güncel konulara bakış biçimi konularını New York arka planında defalarca farklı filmlerde sinemaya aktardı. Bu dönemde dünya çapında önemli bir hayran kitlesi edindi. İki binli yıllarda sinemasının arka planını Avrupa’ya taşıyan Allen, konu seçimlerinde büyük değişiklikler yapmasa da, sinema biçimini değiştirdi ve işlediği temalara bu kez “şans” kavramını ekledi.  Bu tutumu çoğu hayranında hayal kırıklığı yarattı. Özellikle Cassandra’s Dream ve Match Point adlı filmlerinde şansın önemine kuvvetle değindi ve her iki film de genel ahlaki değerlerin kucaklanmadığı sonlarla tamamlandı. Kişisel olarak, ikisi de İngiltere’de geçen bu filmleri pek etkili buldum. Bununla beraber New York dönemindeki filmlerde mizah unsuru bulunuyordu ve filmlerin anlatı dili de başka bir gerçekliğe gönderme yapıyordu.

Woody Allen’in New York dönemi filmlerinde yapay bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Dünyanın yeniden yorumlanması sırasında, ne yaparsa yapsın, güvenlikli yaşamından taviz vermeyen ve zihin odaklı yaşayan kahramanlar, bize varoluştan, yaşamın anlamsızlığından, insanın Tanrı ile olan kavgasının sonucunda uğrayacakları kaçınılmaz yenilgiden bahsederler. Bununla birlikte, filmlerin yansıttığı New York yaşanılası, eğlenilesi bir mekan olarak kendisini gösterir ve filmin kahramanları yaşamak istemezlerken, filmin izleyicileri böyle bir yaşamın ne kadar zevkli olacağını düşünürler. Gündelik zayıflıklarımızı, düşüncelerimizi, saçma bulduğumuz kararlarımızı Hollywood’da bir yönetmenin gözünden yeniden görmek bize garip bir haz ve paylaşılarak azaltılmış bir suçluluk duygusu armağan eder. Bu yüzden Woody Allen filmlerini zeki ve entelektüel olma iddiası taşıyan çirkin erkekler kadar, onların filmde aşık olmasına karşın aşağıladığı güzel fakat entelektüel olmayan kadınlar da severler. Bu döneminde dil oyunları üzerinde duran ve fiziksel komedi unsurlarını daha geride tutan Woody Allen, filmlerinde uzun bir stand-up şovu yapıyormuş gibi görünür. Kısacası bu dönem son derece Amerikalıdır.

Allen’in Avrupa dönemi olan iki binli yıllar ise, görüntü, dil, kast ve olay gelişimi açısından coğrafi değişikliğe ayak uydurarak Avrupalılaşmıştır. Gökdelenlerin arasından, yeşilliği bol, alçak duvarlı taş evlerin arasına giren kamera, artık dil oyunlarıyla yapılan espirileri değil, acı çeken insanların karar verme zorluklarını, onların trajedilerini kayda almaktadır. Bu dönemde sarkastik Woody Allen senaryolarının yerini, amaçları için ağırlıklarını yaşama hissettiren ve hayatı hafife değil, ciddiye alan bireylerin diyalogları ve eylemleri almıştır. Hayat dalga geçilen anlamsız bir nesne olmaktan, ciddiye alınan ve onunla ölesiye kavga edilen bir rakibe dönüşmüştür.

Bana öyle geliyor ki, herşeyden çarçabuk sıkılan bu yönetmen, hayata çıplak haliyle dayanamadığı için film çekmeye, yazı yazmaya ve sonunda da müzik yapmaya başladı. Yaşamın anlamsız olduğunu iddia eden Varoluşçu felsefenin sinemadaki en gelişkin ve en popüler izdüşümü olan Woody Allen, yaşamı sanatsallaştırdığı ölçüde yaşama tutunabildi. Bunu yaparken de, yaşamı ciddiye alan bir negatif anlamsızlık yerine, yaşamı hafife alan, onunla dalga geçen bir dil geliştirdi ve yaşamı olumlayarak yansıttı. Neredeyse her yıl yeni bir filmi gösterime giren Woody Allen’ın pozitif kamerasından yaşam, her ne kadar saçma da olsa, yaşanılabilecek ve ondan zevk alınabilecek bir yer olarak görünüyor.

Chuck Palahniuk Üzerine

Etiketler

,

Dr. Jesse Kavadlo Chuck Palahniuk romancılığını çok iyi özetliyor: “Gözlerinizi kırık camlarla ovuşturmanın neye benzediğini düşleyin: Chuck Palahniuk okumaya benzer.” Üzerine yüzlerce makale yazılan, pek çok ABD ve Avrupa üniversitesinde master ve doktora tezi konusu olarak kaleme alınan Palahniuk, Türkiye’de yasaklı yazarlar arasına katılmak üzere.

Ukrayna kökenli bir dedenin, Kanada’dan New York’a göçmesiyle başlayan ABD macerasında 1962’de Washington’da doğdu. Orgeon Üniversitesi’nde Gazetecilik eğitimi aldı. Portland’a taşınarak bir süre gazetecilikle uğraştı. Otuzlu yaşlarının ortalarında roman yazmaya başladı ve ilk yayınlanan Dövüş Kulübü adlı romanıyla büyük ün kazandı. Roman David Fincher tarafından aynı isimle 1999 yılında sinemaya uyarlandı. Brad Pitt ve Edward Norton’un başrollerini oynadığı film, gelmiş geçmiş en iyi filmler listelerinin neredeyse tümünde ilk on içerisinde. Palahniuk’un kaleminden damlayan özdeyişler birden bire günlük yaşamlarımıza girdi. Milyonlarca Palahniuk hayranı, kitabı ve filmi yeni dönemin bir incili gibi sahiplendi. Yepyeni bir ahlak üzerinden yürüyen Palahniuk romanları, Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger, Camus ve Foucault patikasının izlerini taşıyor.

Dünyanın yok saydığı kişilerin hayatlarına giriyoruz Palahniuk evreninde: Her gün gazetelerden okuduğumuz fakat güvenlikli orta sınıf yaşamlarımızda neredeyse hiç karşılaşmak zorunda kalmadığımız kişilerle tanışıyoruz. Çift kişilikli sadomazoşistler, anarşistler, neo-faşistler, seks bağımlıları, restoranlarda boğulma taklidi yaparak para kazananlar, tarikat üyeliğinden, Hollywood yıldızlığına yükselenler, transseksüeller, porno yıldızları, zevk almak için kendi bedenini hırpalayanlar, hayalperestler, uyuşturucu bağımlıları… İşte Palahniuk’un kahramanları toplumun nadiren kaleme alınmış bireyleri; her bir kahraman toplumsal bir antitez, her bir karakter toplumsal bir dışkı. Anlatılan her öykü, toplumsal itilmişlerin ağızlarından bir küfür gibi fırlıyor. Edepsiz hazlarla kendilerini yıkan insanların kalemidir Chuck Palahniuk. Bu evrende her insan, kendi kendini yok etmeye çalışan bir mutsuz. Yaşamak bu hayatlarda o kadar berbat ki, tek kurtuluş birkaç dakikalık seks aralıkları, kokain kafası ya da kan dökmek: Acıya ufak bir ara ve yeniden iğrenç yaşama dönüş. Bu evrende acı içindeyiz ve yapayalnızız…

İnançsız ve tutamaksız Palahniuk bireyleri, dünyanın tüm öğretilerine kapılarını kapatmışlardır. Onlar için bu dünya anlamsız, sevimsiz, gereksiz ve acılarla dolu bir hapishanedir. Toplumsal tüm bağlar: din, ahlak, toplumsal statü bu kahramanlar için anlamlarından sıyrılmış birer soyutlamadır, saçmadır ve anlamsızdır. Ünlü Fransız Varoluşçusu Albert Camus’nün absürd felsefesinin olumlu tavrı, Palahniuk’un kahramanlarında en olumsuz yöne savrulur. Yaşamı olumlayan pozitif Varoluşçuluğun, yaşamı olumlamayan negatif Varoluşçuluğuna dönüşümüdür Palahniuk. Bununla birlikte Avusturyalı edebiyatçı Thomas Bernhard’ın eylemden tamamen soyutlanmış negatif varoluşçu kahramanlarının aksine, ABD’li Palahniuk’un negatif varoluşçu kahramanları sanki eylemlerden meydana getirilmiştir. Bernhard’ın kişileri kendilerini yıkan zihinsel süreçleri tamamlarken, Palahniuk’un kişileri kendilerini yok eden eylemsel süreçleri takip eder. Bu yüzden Bernhard’ın karakterleri çoğunlukla intihar ederken, Palahniuk’un karakterleri giderek fiziksel olarak eksilerek ya da dönüşerek yaşamlarına canlı ölüler gibi devam ederler.

Dünyada bir anlam bulamayan tüm Palahniuk karakterleri sevilmek istiyorlar fakat aradıklarını bir türlü bulamıyorlar. Çocukluklarında başlayan bu sevgisizlik, onları birer yetişkin olduklarında da rahat bırakmıyor. Zihinleri anlamsızlıkla, ruhları da sevgisizlikle boşaltılmış bu yer altı karakterleri, her fırsatta uyuşmaya, yaşama aralıklar vermeye ve en önemlisi de bir başkasıymış gibi davranmaya çalışıyorlar. Kendilerinden o kadar mutsuzlar ki, bir başkası olmak için her şeyi göze alıyorlar. Cinsiyet değiştiriyorlar, inanç değiştiriyorlar, görünüm değiştiriyorlar, geçmişlerini silmek için kendi evlerine bomba koyuyorlar, plastik operasyonlardan geçiyorlar, başka bir kişiliğe geçmenin baskın isteğiyle şizofreniye yakalanıyorlar. Palahniuk kitapları, artık mutlu olamayacağını anlamış ve bundan böyle mutsuzluğunu uyuşturmak için çabalayan dışlanmışlar ve aşağılanmışlar ordusunun acı öyküleridir.